İnançla İlgili Felsefi Yaklaşımlar

Allah (c.c), insanı diğer varlıklardan farklı olarak akıl ve iradeye sahip bir varlık olarak yaratmıştır. İnsan bu özelliği ile düşünme ve karar verme yeteneğine sahiptir. Allah (c.c) insandan doğru bir şekilde düşünmesini ve doğru karar vermesini ister.

Tevhid inancına aykırı davrandığında veya kötülük yaptığında Allah (c.c), peygamber ve kitap göndererek insana “Niçin düşünmüyorsunuz?, Niçin aklınızı kullanmıyorsunuz?”, diye sorarak hakikati ve doğru yolu hatırlatmıştır. Kur’an’da Allah şöyle buyurur: “Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya suresi, 10. ayet.)

İnsan, sürekli etrafında olup biteni düşünen ve anlam arayışında olan bir varlıktır. Hayatın anlamını araştırırken insan, “Âlem niçin var? Gece ve gündüz niçin var? Diğer varlıklar niçin var? Ben kimim? Niçin yaratıldım? Hayatın anlamı ve gayesi nedir? İyi nedir? Ölümden sonra ne olacak?” gibi sorularla yaratılış sebebini anlamaya çalışır. Çevresini ve kendi hayatını sorgulayarak hayata bir anlam kazandırmak ister. Bilgi, doğrudan insanın varlık yapısı ile ilgilidir. İnsan; yaratılışı gereği, farkına vardığı her varlığı, olayı, olguyu, duygu ve düşünceyi anlamak ve imkânlar ölçüsünde de açıklamak ister, yaratılışının bir gereği olarak şüphe eder, soru sorar ve merak eder. İnsan, ilgisini çeken şeyleri anlamak, aklına takılan sorulara cevap bulmak ve bilmek ister. İnsanın varlığını layıkıyla sürdürebilmesi için hakikati bilmesi gerekir.

İnsan akıl ve irade sahibi bir varlıktır. Okur, araştırır, sorgular, anlamaya çalışır, düşünür, öğrenir ve bunları ifade eder. Bu özellikleriyle diğer varlıklardan ayrılır. Kur’an’da insanın öğrenen ve bilen bir varlık olduğu açıklandığı gibi bilginin asıl kaynağının Allah (c.c.) olduğu, insana bilmediklerini öğretenin ve her şeyi bilenin Allah (c.c.) olduğu da açıkça ifade edilir.

İnsanın, varlığı ve hayatı anlama ve açıklama çabası, tarih boyunca devam etmiştir. İnsanın bu arayışı bazen Allah’ın(c.c) iradesine uygun olarak gerçekleşmiş ve insan doğru yoldan ayrılmamıştır. Bazen de vahyi dikkate almayan insanlar sadece akılları ile çözüm yolları aramış ve inançla ilgili farklı düşünce ve felsefi yaklaşımlar benimsemişlerdir. İnançla ilgili felsefi yaklaşımlardan bazıları teizm, deizm, materyalizm, pozitivizm, sekülarizm, agnostisizm ve ateizmdir.

Teizm

Düşünce tarihinin ilk dönemlerinden itibaren günümüze kadar Tanrı kavramı bir şekilde var olmuş ve çeşitli biçimlerde tasvir edilmiştir. Tanrı’ya inanma ile ilgili yaklaşımlardan en eski olanı teistik anlayıştır. Sözlükte “tanrı” anlamındaki Yunanca “theos” kelimesinden türetilen teizm genellikle yaratıcı, aşkın ve mutlak bir Tanrı inancını savunan felsefi düşünceye denir. Bu düşünceyi benimseyen kişilere teist denir. (Aydın Topaloğlu, “Teizm”, TDV İslam Ansiklopedisi, C 40, s. 332.) Bu teistik yaklaşım; Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’in Tanrı anlayışlarını temsil ettiği için geniş kitlelerce benimsenmiştir. (Aydın Topaloğlu, Teizm ya da Ateizm, s.121.)

Teist bir kişiye göre Tanrı, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, ezelî, ebedî, mutlak iyilik, irade ve hürriyet sahibi, kendinden başka bütün varlıkların mutlak yaratıcısı ve koruyucusu, kendisinden daha mükemmeli (büyüğü) bulunmayan, en mükemmel sıfatlara sahip yegâne aşkın (müteal) varlıktır. (Sait Reçber, “Tanrı: Tasavvurları, Sıfatları ve Delilleri”, Din ve Ahlak Felsefesi, s. 39.) Ayrıca teizm, Tanrı’nın vahiy gönderdiğine ve mucizeler yarattığına inanmaktır. Teizmde Tanrı, aynı zamanda kendisine ibadet edilen bir varlıktır.

Teizm, ateizm ve agnostisizmi reddettiği gibi Tanrı’nın yaratıcılık, teklik, zâtîlik, aşkınlık ve özgürlük gibi niteliklerinden birini veya birkaçını ihmal eden deizm, düalizm, politeizm ve panteizm gibi diğer inanış biçimlerinden de ayrılmaktadır. (Aydın Topaloğlu, “Teizm”, TDV İslam Ansiklopedisi, C 40, s. 332-334.) İslam düşüncesinde Tanrı inancı tevhid fikrine dayanır. Tanrı vahiy göndererek seçmiş olduğu peygamberlere kendini “Allah” olarak tanıtmıştır. “O Allah tektir. Herkes O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir.” (İhlas suresi, 1-2. ayetler.) “Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O yücedir, büyüktür.” (Bakara suresi, 255. ayet.) “Allah barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve büyüklükte eşsiz olandır.” (Haşr suresi, 23. ayet.) Allah( c.c) kendinden başka bütün varlıkların mutlak yaratıcısı olup onları hür iradesiyle yoktan yaratmıştır. O varlığını hiçbir şeye borçlu olmadığı hâlde, diğer bütün varlıklar varlıklarını O’na borçludurlar. Bütün varlıklar O’nun yaratmasına ve inayetine muhtaç iken O hiçbir şeye muhtaç değildir.

Deizm

“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyâme suresi, 36. ayet) Bu ayet size ne düşündürüyor?

Deizm Latincede “Tanrı” anlamına gelen “deus” kelimesinden türetilmiş olup Grekçede yine “Tanrı” anlamındaki ‘‘theos’’tan gelen teizm terimiyle aynı sözlük anlamına sahiptir. Deizm, Tanrı’nın varlığına inanmakla birlikte Tanrı’nın yaratma dışında herhangi bir sıfatının olmadığına inanan düşüncedir. Bu düşünceye sahip kişilere deist denir. (Hüsameddin Erdem, “Deizm”, TDV İslam Ansiklopedisi, C 9, s. 109-111.)

Deizm, Tanrı’nın âlemi yarattığını kabul eder fakat yarattıktan sonra âleme müdahalesini reddeder. Buna bağlı olarak deizm ile teizm arasındaki en temel farklılık, Tanrı’nın âlemi yarattıktan sonra müdalele edip etmediği ve buna bağlı olarak da vahyin kabul edilip edilmemesi noktasında ortaya çıkmaktadır. Deizm, Tanrı’yı bilmek konusunda aklın gücünü ön plana çıkarır ve Tanrı’nın vahiy yoluyla değil sadece akıl ile bilineceğini savunur. Akıl ile ulaşılan doğruları kabul eden deizm vahyi, peygamberleri ve mucizeyi reddeder. Tanrı’nın evreni yaratıp yasaları koyduktan sonra ona müdahale etmediğini, mucizeler yaratmadığını savunur. Ayrıca deizmin en çok karşı çıktığı şey kilise ve din adamlarıdır. (Ahmet Cevizci, Felsefeye Giriş, s. 245.) Genel olarak vahiy yerine insan aklının yeterliliğini savunan deizm, Avrupa’da Aydınlanma düşüncesinin ve ateist düşüncenin doğuşuna neden olmuştur. (Sait Reçber, “Tanrı: Tasavvurları, Sıfatları ve Delilleri”, Din ve Ahlak Felsefesi, s. 39.)

Tanrı’nın âleme müdahale etmediği düşüncesi Kur’an’da açıkça reddedilmiştir. İslam düşüncesine göre Allah (c.c.) her an yaratma hâlindedir ve yaratmaya devam etmektedir. Allah (c.c.) tüm âlemi yaratmış, doğa kanunlarını koyarak bir düzen kurduktan sonra geri çekilmemiş yaratmaya devam etmiş, peygamberler ve vahiyler göndermiştir. Allah (c.c.) insanın dua ve ibadetlerine de karşılık vermeye devam etmektedir. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilir: “Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan ister. O her an yaratma hâlindedir.” (Rahmân suresi, 29. ayet.) Allah(c.c) insanları akıl ve irade sahibi olarak yaratmış fakat bu âlemde onları yalnız bırakmamıştır. Doğru yoldan çıktıkları, akıllarını kullanmadıkları zaman onları peygamberleri ve kitapları aracılığıyla uyarmış, doğru yolu göstermiştir. Kur’an’da bu durum şöyle ifade edilir: “Biz Nuh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik…” (Nisâ suresi, 163. ayet.) İslam inancına göre Allah(c.c) insana şah damarından bile yakındır ve insan Allah’a( c.c) dua ve ibadet ettiğinde Kur’an-ı Kerim’de “… Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm…” (Bakara suresi, 186. ayet.) ayetiyle de insanların dualarının ve ibadetlerinin karşılıksız kalmayacağını açıkça bildirilmiştir.

Agnostisizm

Grekçede agnostos, “bilinemeyen ve anlaşılamayan” anlamına gelir. Agnostisizm en temelde, Tanrı veya metafizik gibi konuların akılla bilinemeyeceğini savunur. Bu düşünceye göre Tanrı’nın var olduğu akılla bilinemeyeceği gibi Tanrı’nın var olmadığı da akılla savunulamaz. Bu görüşü benimseyen kişiye agnostik denir. Agnostikler insan zihninin sınırlı olduğunu ve Tanrı ve ahiret hakkında kesin bilginin imkânsız olduğunu savunurlar. Agnostisizm Tanrı’nın varlığını kesin bir şekilde kabul eden teizme karşıdır. Agnostikler kendilerini ateist olarak tanımlamaktan kaçınsalar da Tanrı’ya inanmama açısından Ateizim’den çok da farklı değildirler. Nihayetinde Agnostikler Tanrı’ya ve dine inanmadıklarını açıkça ifade ederler. (Ferit Uslu, “Agnostisizm, s. 19) 19. yüzyılın ikinci yarısında büyük tartışmalara yol açan agnostisizmin 20. yüzyılda aynı bütünlük, süreklilik ve canlılığa sahip bir gündem oluşturduğu söylenemez. Agnostik olmak, Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak için özel bir çaba içine girmeyen, hayatını da Tanrı’nın varlığının kabulüne göre düzenlemeyen bir kişi olmak demektir. İslam dinine göre Allah (c.c), insanı akıl sahibi olarak ve bir fıtrat üzere (iman etmeye yatkın) yaratmıştır. İnsan aklını kullanarak ve Allah’ın (c.c) âleme koyduğu düzene bakarak O’nun varlığı hakkında rasyonel olarak bir bilgiye sahip olabilir. Kur’an’da şöyle buyrulur: “De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız…” (En’âm suresi, 57. ayet.) Allah (c.c), insanın iman etmesini ve bu imanın kesin bir delile dayandırılması gerektiğini buyurur.

Ateizm

Ateizm Tanrı’ya inanmamak veya O’nun varlığını reddetmek anlamına gelir. Yunanca Tanrı anlamına gelen ‘‘theos’’ sözcüğünden türemiş olan teizm (tanrıcılık) kelimesinin başına “a” olumsuzluk ön takısının getirilmesi ile oluşmuş bir terimdir. Ateizm sözcüğü kökeni itibariyle Grekçede ‘tanrısız’ anlamına gelen ‘atheos’dan gelmektedir. Ateizm, teizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Bu görüşü savunan kişiye de ateist denir. Ateizm en başta bir Tanrı’yı ve Tanrı ile ilgili olan ibadet, melek, mucize, kitap, vahiy, peygamberlik, ahiret, kader, cennet, cehennem ve yeniden dirilme gibi iman konularını reddetmek demektir. Tarih içinde pek çok kültürde ve medeniyette ateizmin izlerine rastlansa da hiçbir dönemde büyük kitleler tarafından paylaşılan bir düşünce ve inanç hâline gelmemiştir. En yaygın olduğu 19 ve 20. yüzyıllarda bile yalnızca birtakım filozoflar tarafından kabul görmüş bir düşüncedir. (Temel Yeşilyurt, Çağdaş İnanç Problemleri, s. 34.) Modern Batı düşüncesindeki ateist felsefenin temelleri doğa olaylarını açıklamak için tanrısal fiillere müracaat eden bir yaklaşımı bir kenara bırakıp onları doğal (maddi) olgularla açıklamaya çalışan bilimin ortaya çıkışıyla yakından ilişkilidir. Doğa bilimlerinin yönteminin bilginin yegâne ölçüsü olduğunu savunan değişik pozitivist yaklaşımlar da ateizmin gelişmesinde etkili olmuşlardır. (Sait Reçber, “Ateizm ve Ateistik Deliller”, Din ve Ahlak Felsefesi, s. 115.) Ateistlerin çoğu materyalist dünya görüşüne sahip kişilerdir. Ateistler; dünya, evren, yaratılış ve hayatın anlamı gibi konulara bilimsel açıklamalar getirmeye çalışırlar.

Materyalizm

Materyalizm sözlükte “maddecilik” anlamına gelen Latince ‘‘materia’’(madde) kelimesinden türemiştir. Materyalizm, var olan her şeyin maddeden ibaret olduğunu, maddeden bağımsız fizik ötesi bir alanın (metafizik) bulunmadığına inanır. Bilinç, duygu, düşünce gibi unsurların maddeden kaynaklandığını, olup biten her şeyin sadece maddi sebeplerle açıklanabileceğini savunur. Sonuç olarak materyalizm tabiat üstü bir gücün mevcut olmadığını ileri süren, ateist düşünceye denir. Bu düşünceye sahip kişiye de materyalist denir. Materyalizm, maddeyi ezelî kabul eder. Maddeyi varlığın ve düşüncenin merkezine yerleştiren ve ondan başka açıklamayı kabul etmeyen bir inançtır. Materyalizmde madde her şeyin ve her türlü açıklamanın merkezinde yer alarak onun dışında bir hakikat yer almaz. Bu inanışa göre madde ezelî ve yaratılmamış olduğu için bütün varlıklar bu maddeden meydana gelmiştir. Materyalist düşüncede Tanrı gibi herhangi bir yaratıcı yoktur. Materyalistler teizmin savunduğu Tanrı, ahiret, din ve kutsal kitap gibi inanç esaslarını reddederler.

İslam düşüncesine göre evreni Allah (c.c) yaratmış ve onu bir düzene koymuştur. Hiçbir varlık veya olay tesadüfen olmamıştır. Materyalistlerin iddia ettiği gibi maddenin kendi başına var olması, herhangi bir yaratıcının olmaması, madde hâlindeyken veya cansız iken canlı bir organizmaya dönüşmesi mümkün değildir. Canlılar âleminden cansızlar âlemine ilerledikçe varlıklar basitleşmez, aksine karmaşıklaşır. Hücrede, hücrenin kısımlarında, kromozomlarda, genlerde, molekülde, atomda, atomun kısımlarında ve bütün bunların birbirleriyle münasebetlerinde, sayılar çoğalır, düzen artar ve tesadüf tamamen ortadan kalkar. Allah (c.c) bu konuda şöyle buyurur: “O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır…” (Haşr suresi, 24. ayet.), “Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. Güneş’e ve Ay’a boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir ecele (süreye) kadar akıp gitmektedir. Haberin olsun; üstün ve güçlü olan, bağışlayan O’dur.” (Zümer suresi, 5. ayet.) Allah (c.c), insanın başıboş ve amaçsız yaratılmadığını bir amacı olduğunu ise şu ayetlerle açıklar:

“Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn suresi, 115. ayet.), “Ben cinleri ve insanları başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyât suresi, 56. ayet.)

Pozitivizm

Pozitivizm terimi Fransızcada “gerçek, olgu, kesin, kanıtlanmış, olumlu” gibi anlamlara gelen pozitif kelimesinden türetilmiştir. (İlhan Kutluer, “Pozitivizm”, TDV İslam Ansiklopedisi, C 34, s. 335-339.) Pozitivizm, bilgimizin kaynağını yalnızca deney ve tecrübe ile sınırlayan ve doğru bilginin ancak bu şekilde elde edilebileceğini savunan felsefi akımdır. Pozitivizm, bilgi elde etmede sadece deney ve gözleme dayandığı için bu isimle anılmıştır. Bu düşünceye göre gerçekliğe yalnızca deneyle ulaşılabildiğinden onun dışında kalan her çeşit ilahi ve metafizik bilginin epistemik (bilgisel) değeri bulunmamaktadır. (Temel Yeşilyurt, Çağdaş İnanç Problemleri, s. 44.) Pozitivistler bilgi anlayışlarının merkezine deney ve gözlemi yerleştirdikleri için hakikata bu yolla ulaşabileceklerini savunurlar, metafizik ve dine ilişkin herhangi bir araştırma yapmayı gereksiz bulurlar. Bu dar ve sınırlayıcı yaklaşım, onları metafizik ve dinî ifadelerin anlamsız ve gerçek dışı olduğu sonucuna götürmüştür. Ayrıca pozitivist düşünceye göre bilimsel bilgi; insanın her türlü ihtiyacını karşılayacağı için metafizik ve dinî açıklamalara ihtiyaç kalmayacaktır.

Pozitivistler bilginin sınırlarını maddi olana, hakikati de deney ve gözlemle sınırladığı için materyalizme öncülük ettiği söylenebilir. Her ikisinin de ortak yönü metafizik ve dini dışlayan tutumlarıdır. Teistler, pozitivistlerin bu indirgemeci ve sınırlayıcı tutumlarını ciddi bir şekilde eleştirmiştir. Teistler Tanrı’yı duyu organlarımızla algılayamamız Tanrı’nın varlığının inkarı için yeterli olmadığını iddia etmişlerdir. Ayrıca pozitivistlerin kabul ettiği epistemolojik1 varsayımlar temellendirilmiş olmaktan uzaktır. (Sait Reçber, “Kötülük Problemi”, s. 125) Gözlem ve deney bir bilgi kaynağı olmakla birlikte tek bilgi kaynağı değildir. İslam düşüncesinde bilgi kaynakları sağlam akıl, vahiy ve sağlam duyu organlarıdır. İnsan sadece maddi bir varlık olmadığı gibi sadece maddi dünya ile ilgilenmez. İnsan sadece duyu organlarına göre hareket edip kararlar almaz. İnsan; aklı, ruhu, kalbi, vicdanı, duyu organları, dini, arzuları, merakları, istekleri, estetik ve sanatsal duyguları olan bir varlıktır. İnsanı sadece duyu organları ile sınırlandırmak onu deney ve gözlemle anlamlandırmak onun diğer özelliklerini inkâr etmektir. Ne hakikat ne de hayatın anlamı hiçbir zaman laboratuvar ortamlarında deney ve gözleme dayanan bir inceleme ve araştırma ile açıklanabilir. İnsanın yaratılışına (fıtrat) en uygun olan açıklama; aklın, vahyin ve duyu organlarımızın bize bildirdiği hakikatlerdedir.

Pozitivizme göre din ve bilim birbirine karşıdır. Birinin olduğu yerde diğerinin olması söz konusu değildir. İslam düşüncesi, asla bilime karşı değildir. Tam aksine onu teşvik eder çünkü ikisinin de amacı hakikati araştırmaktır. Allah (c.c) Kur’an’da pek çok ayette, aklı kullanmayı teşvik etmiş, düşünmeyi, akıl yürütmeyi emretmiş ve bu yöntemin kişileri gerçeğe ulaştırdığını, onlara isabetli yolu gösterdiğini şu ayetlerle haber vermiştir: “Bu bir mübarek kitaptır ki onu sana, insanlar ayetleri üzerinde iyice düşünsünler, akıl iz‘an sahipleri ondan dersler, öğütler alsınlar diye indirdik.” (Sad suresi, 29. ayet.) “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?” (Sâffat suresi, 137-138. ayetler.) Ayrıca İslam düşünce tarihine baktığımızda Farabi, İbn-i Sina, Gazali İbn-i Heysem, İbn-i Haldun, Biruni, Ali Kuşçu, Hezârfen Ahmed Çelebi; günümüzde ise yaptığı çalışmalarla insanlara örnek olan Fuat Sezgin ve Aziz Sancar gibi Müslüman ilim ve bilim adamlarının yaptığı çalışmalar İslam dininin insanları bilime teşvik ettiğinin en açık göstergesidir.

Sekülarizm

Sekülarizm, bir düşünce akımı veya bir hayat tarzı olarak özellikle Hıristiyan ülkelerde ortaya çıkmıştır. Sekülarizm, dinlerin dünya hayatı ile olan her türlü bağlantısını keserek dini, bireysel hayatla sınırlandırmış; onu, dünya hayatı ile herhangi bir sosyal bağı kalmamış bir inançlar bütününe dönüştürmüştür. Batı’da, sanayi devrimi ile başlayan modern hayat sekülarizmi de beraberinde getirmiştir. Özellikle felsefe, sanat ve edebiyatta dinî motiflerin ve etkilerin yok edilmesi seküler hayatın bir göstergesidir. Bu dönemde bilim tamamen seküler bir bakış açısıyla tekrar biçimlenmeye başlamıştır. Sekülarizmin yayıldığı bu dönemde kültürel hayat ve düşünce hayatı tamamen onun etkisi altında şekillenmiştir. Sekülerleşme, bireye dine karşı kendi aklını ve iradesini kullanmasını ister ve her bakımdan insana özgürleşme vaadeder. Sekülerleşme, dinin ve inancın toplumsal hayattan çekilmesine neden olmuş, insanların kötü düşünceleri ve davranışlarını sınırlayacak veya engelleyecek olan ahlaki ve vicdani değerler sistemini de yok etmiştir. Nitekim günümüzdeki bazı araştırmalar dinin insan yaşamından çıkarılamayacağı konusunda bir eğilim göstermektedir. Buna göre;

• Din, 21. yüzyılda yok olmayacaktır.
• Sekülerleşme tezi yeniden gözden geçirilecektir.
• Dinin küresel anlamda görünürlüğünde her geçen gün bir artış söz konusudur.
• Dinin bilimsel incelenmesine ilgi artacaktır. (M. A. Kirman, İ. Çapçıoğlu, Sekülerleşme, s. 353.)

Seküler insan, Tanrı ve ahiret hayatını düşünmeden bir yaşam kurar. Hiç ölmeyecek veya öldükten sonra dirilmeyecekmiş gibi dünya hayatını düzenler. İslam düşüncesinde insan bu dünyaya bir amaçla gelmiştir. İnsanın Allah’a (c.c) ve O’nun yarattıklarına karşı sorumlulukları vardır. İslam dini, insana aklını ve iradesini kullanmasını ve araştırmasını emreder. Her ne olursa olsun körükörüne bağlılığı kınar. Müslümanlar için bu dünya geçici; ahiret hayatı ise kalıcıdır. İnsanlar yaptıkları şeylerin karşılığını ahirette görecektir. Kur’an-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyrulur: “Ey kavmim! Bu dünya hayatı bir sürelik yararlanmadan ibarettir; ahirete gelince ebedîlik yurdu işte orasıdır. Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir; kim de – erkek olsun kadın olsun- inanmış bir kişi olarak dünya ve ahirete yararlı iş yapmışsa işte böyleleri de cennete girecekler, orada kendilerine hesapsız nimetler verilecektir.” (Mü’min suresi, 39-40. ayetler.) Allah’a ve ahirete iman eden bir Müslüman, hayatını Allah’ın (c.c) buyruklarına göre ve O’nun rızasını gözeterek yaşar. Bu dünyanın geçici olduğunu asıl hayatın ahiret hayatı olduğunu bilir. Bu konuda İslam düşüncesinin temel yaklaşımı da bize hayatımızda nasıl bir denge kuracağımız konusunda şöyle bir yol gösterir: “Hiç ölmeyecek gibi bu dünya için, yarın ölecek gibi ahiret için çalışın.” (Câmiu’s-Sagîr, II/12, Hadis No:1201)

Nihilizm

Nihilizm, özellikle 19. yüzyılda genç entelektüeller arasında taraf bulmuş felsefi bir anlayıştır. Nihilizm, Latincede “hiç” anlamına gelen “nihil” kelimesinden türemiş ve Türkçeye “hiççilik” olarak çevrilmiştir. Nihilizm; hiç bir varlığı, bilgiyi, ahlakı ve kuralı tanımayan, bunların varlığından kuşku duyan bir anlayıştır. Ayrıca bu anlayışa göre nihilizm herhangi bir düşünceye, değere, inanç ve toplumsal kurallara da karşıdır. Bunların insan üzerindeki baskısını kabul etmedikleri için dine, ahlaka ve toplumsal kurallara başkaldırırlar. Bu görüşü savunan kişiye nihilist denir. Nihilistler, felsefi açıdan hiçbir hakikati kabul etmez, sosyal açıdan toplum düzenini, siyasi açıdan otoriteyi, ahlaki açıdan hiçbir değeri ve kuralı tanımazlar. (Bedia Akarsu, Felsefe Terimler Sözlüğü, s. 95.) Nihilizm, en geniş anlamıyla hiçbir şeyin anlam ve değerinin olmadığını savunan bir görüştür. Tanrı’nın varlığını, bilginin imkânını ve ahlakın nesnelliğini inkâr ederek umutsuz ve bireyci bir hayat anlayışında birleşirler. Nihilistler, evrenin anlamsız ve amaçsız olduğunu, hayatın bir anlamı ve değeri olmadığını, Tanrı’nın varlığının da bilinemeyeceğini savunurlar. Bu anlamda ateistlere yakın bir çizgide bulunurlar. Ahlakın ve değerlerin herhangi bir temeli olmadığını iddia eden nihilizm, her şeyin ölçüsü olarak “üstün insan” kavramından hareket ederek açıklamalarda bulunur. Her alanda karamsar düşüncelere sahip olan nihilistler her şeyi anlamsız, saçma bularak kötümser ve umutsuz bir düşünce içindedirler. Nihilizm, sadece dünyadaki kötülüklere odaklanarak bunalımlı bir ruh ile her şeyi tek taraflı değerlendirir. (Temel Yeşilyurt, Çağdaş İnanç Problemleri, s. 48 – 49.)

İslam düşüncesinde evrenin ve insanın yaratılışının bir amacı vardır. Allah (c.c) hiçbir şeyi oyun veya eğlence olsun diye yaratmamıştır. Allah’a (c.c) iman eden bir Müslüman hayatında karamsarlığa düşmez. Bilinçli bir Müslüman yaptığı şeylerden sorumlu olduğunu bilir ve buna göre hareket eder. Yaptığı davranışların ahlaki bir değeri olduğunu bilen insan, iyimser ve ümitvardır. Müslüman, dünyanın imtihan yeri olduğunu unutmaz. Başına bir iş geldiğinde sorumluluklarını yerine getirir, elinden geleni yapar ve Allah’a (c.c) tevekkül eder. Allah’tan hiç bir zaman ümit kesmez ve karamsar olmaz. Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyurmaktadır: “De ki (Allah şöyle buyuruyor): Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Zümer suresi, 53. ayet.) “De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (Tevbe suresi, 51. ayet.) Müslümanlar, Allah’a (c.c) inanarak, O’na teslim olarak, O’na sığınarak ve sadece O’ndan yardım isteyerek her türlü keder ve karamsarlıktan uzaklaşarak ve görevlerini yaparak geleceğe daha umutla bakar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir