İnsanın Allah’la İletişime Geçmesinin Yolları Nelerdir?

İnsan, hayatı boyunca çevresi ile iletişim hâlindedir. Çevresini fark etmeye başladığı andan itibaren anne ve babası ile başlayan iletişimi, büyüdükçe daha da gelişir. Evde ailesiyle, okulda öğretmenleri ve arkadaşlarıyla, camide cemaatle sürekli iletişim içinde yaşar.

İnsanın iletişim ihtiyacı, yaşama ihtiyacıyla ilgilidir. Çünkü iletişim gücü sayesinde diğer insanlara ihtiyaçlarını bildirebilir veya başkalarının ihtiyaçlarını anlayabilir, bu sayede de varlığını sürdürebilir. İletişim becerisi, yüce Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği büyük bir nimettir.

İnsanın iletişimi sadece sosyal çevresini kapsamaz. İnsanoğlu diğer canlılardan farklı bir özellik olarak yaratanıyla da iletişim kurma becerisine sahiptir. Bu iletişimi de dua ve ibadet ile gerçekleştirir.

Dua

Allah’a (c.c.) yakarma, istek ve ihtiyaçlarını arz ederek O’nun lütfunu dileme anlamına gelen dua, Müslümanın Allah (c.c.) ile iletişiminin temelini oluşturur. Kur’an-ı Kerim’de “De ki “Duanız olmasa Rabb’im size ne diye değer versin!…” (Furkân suresi, 77. ayet.) b uyurularak Allah’ın (c.c.) duaya verdiği önem belirtilmektedir. Bu ayetten de anlaşılacağı gibi yüce Allah’ın (c.c.) inanan insandan birinci talebi, kendisi ile sürekli iletişim içinde bulunmasıdır. Müslüman bu iletişimi dua ile canlı tuttukça Rabb’i katında değer kazanır.

Dua, yalnızca sıkıntılı zamanlarda yardım istemek için edilmez. Çünkü duayı sadece yardım istemek amacıyla kullanan insanları yüce Allah (c.c.) şu ayette eleştirmiştir: “Dağlar gibi dalgalar kendilerini kuşattığında içten inanarak Allah’a yalvarırlar. Ama Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca onlardan bir kısmı sözünde durur…” (Lokmân suresi, 32. ayet.)

Müslüman, Allah’a (c.c.) dua ederken bazı hususlara dikkat eder. Öncelikle Rabbinin, kul ile kendisi arasında hiçbir aracıyı kabul etmediğini bilir. Bu nedenle her türlü ihtiyacını doğrudan Allah’a (c.c.) iletir. “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha suresi, 5. ayet.) ayetinde de belirtildiği gibi ibadetleri de duaları da aracısız olarak sadece Rabb’inedir.

Yüce Allah (c.c.) her türlü duayı işittiğini, dua etmeleri hâlinde kullarının dualarını kabul edeceğini “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim…” (Mü’min suresi, 60. ayet.) ayetinde belirtmektedir.

İbadet

İslam dininde ibadetin genel ve özel olmak üzere iki anlamı vardır. Genel anlamda ibadet, Müslümanın Allah’a (c.c.) karşı duyduğu saygı ve sevginin sonucu olarak O’nun rızasına uygun davranmaya gayret etmesidir. Dolayısıyla Allah’ın (c.c.) hoşnutluğunu kazanmak için O’nun emir ve yasakları doğrultusunda yapılan her fiil ibadet sayılır. İbadet, Müslüman’ın yaratanına duyduğu saygıyı ve boyun eğmeyi simgeleyen, Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)* tarafından tarif edilen belirli davranış biçimleridir. Buna göre namaz, oruç, hac, zekât, kurbanın yanı sıra Allah rızası (c.c.) için yoksullara yardım etmek, temiz ve sabırlı olmak, hayır ve infakta bulunmak gibi davranışlar da ibadettir. İbadet, kulun Allah’la (c.c.) iletişim kurmasıdır. Kul, ibadet ile Rabb’ine boyun eğer ve yakınlaşır. Böylece O’na karşı olan saygısını ve itaatini gösterir. Bu da Allah (c.c.) ile kul arasındaki iletişime güzel bir örnektir. Kulun Rabb’i ile iletişiminin en derin olduğu anlar, ibadetle geçirdiği anlardır. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Kulun Rabb’ine en yakın olduğu an, secdede olduğu andır…” (Müslim, Salât, 215.) buyurarak bu konuya dikkat çekmiştir.

İbadetler, kulun kalbindeki imanının dışa yansıması ve davranışa dönüşmesidir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde övülen Müslümanın özelliklerine baktığımızda iman etmesinin ardından salih amel (iyi davranış) işlemesine vurgu yapıldığını görürüz. Örneğin şu ayette kurtuluşa erecek olan kişilerin iman etmelerinin yanında bu imanlarını davranışa da yansıtmaları gerektiği ifade edilir: “Andolsun zamana ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir.).” (Asr suresi, 1-3. ayetler.) İbadetin amacı, insanın yaratılış gayesi olan kulluk görevini yerine getirmektir. Bu da ibadetlerin doğrudan doğruya Allah (c.c.) rızası için yapılmasıyla gerçekleşir. Gösteriş yapmak, dünyevi bir çıkar elde etmek, başkaları tarafından beğenilmek gibi amaçlarla yapılan ibadetlerin Allah (c.c.) katında bir değeri olmadığı gibi büyük bir vebali de vardır. İbadetlerini sadece Allah (c.c.) rızası için yapmayan kişilerin durumu Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilmektedir: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar.” (Mâun suresi, 4-6. ayetler.)

Tövbe

İnsan hem iyilik hem de kötülük yapma gücüne sahip olarak yaratılmıştır. Aklını ve iradesini kullanarak iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırabilir fakat bazen hata da edebilir. Önemli olan yaptığı hatanın farkına vararak pişmanlık duymasıdır. Hz. Âdem’in (a.s.)* işlediği günahtan pişman olup af dilemesi gibi kul da işlediği günahtan rahatsız olup affedilmek arzusuyla Rabb’ine yönelir. Günahlardan dönüp Allah’a (c.c.) yönelme anlamına gelen bu salih amele “tövbe” denir.

Günah işlemek, insanın fıtratında var olan bir özelliktir. İnsanın sorumluluğu günahlardan tamamen uzak kalmak değil, günah işlediği zaman hatasından dönerek tövbe etmektir. Tövbe hem günahların bağışlanmasına hem de tövbe eden kulun Allah (c.c.) katında yükselmesine vesile olur. “Her insan günah işleyebilir. Günah işleyenlerin en hayırlısı tövbe edendir.” (İbni Mâce, Zühd, 30.) hadisi de bunu ifade etmektedir. Tövbe hem geçmişte işlenen günahın bağışlanması için bir istek hem de gelecekte aynı günahın işlenmeyeceğine dair bir sözdür. Bu yönüyle hem geçmişi hem de geleceği kapsar. Tövbe eden kul geçmişten pişman gelecekten de ümitlidir. Pişmanlığını ruhunun derinliklerinde hissederek ellerini açıp Rabb’ine doğrudan yönelir, kendisinden af diler. Allah’ın (c.c.) sonsuz affedici olduğunu bilir ve merhametine sığınır.

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde yüce Allah’ın (c.c.) çok bağışlayıcı ve merhametli olduğu belirtilerek çokça tövbe etmemiz istenir. “Her kim de işlediği zulmün arkasından tövbe edip durumunu düzeltirse kuşkusuz Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Mâide suresi, 39. ayet.) ayetinde belirtildiği gibi kişi günahın ardından samimi bir şekilde tövbe etmiş ve işlediği günahı terk etmeye karar vermişse bu tövbesi kabul edilecektir.

Kulunun tövbesinden Allah’ın (c.c.) ne kadar memnun olacağını Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle anlatır: “Allah Teala’nın mümin kulunun tövbesinden duyduğu sevinç, tasvir edeceğim şu kişinin sevincinden çok daha fazladır: Adam tek başına tehlikeli bir yolda yiyeceğini ve içeceğini taşıyan bineğiyle yolculuk yapmaktadır. Bir yerde durup dinlenirken kısa bir süre uyur. Uyanınca bineğinin ortadan kaybolduğunu görür. Uzun süre ararsa da bulamaz. Bu sırada aşırı derecede bunalmış ve susamıştır. Nihayet ‘Dinlendiğim yere gideyim de orada öleyim.’ der. Bu yerde kısa bir ara uykuya dalıp uyanınca bineğini karşısında görür. O kadar sevinir ki ‘Allah’ım! Sen benim Rabb’im, ben de senin kulunum’ diyecek yerde, “Sen benim kulum, ben de senin Rabb’inim!’ der.” (Müslim, Tevbe, 1-8.) Her konuda olduğu gibi tövbe konusunda da bizim için en güzel örnek Hz.Muhammed’dir (s.a.v.). Peygamber olmasına rağmen günde yetmiş defadan fazla tövbe eden (Buhârî, Daavât, 3.) sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şu tövbesi kul ile Allah (c.c.) arasındaki iletişime en güzel örnektir: “Allah’ım! Hiç şüphesiz sen affedicisin. Affetmeyi seversin. Beni de affet.” (Tirmizî, Daavât, 89.)

Kur’an Okuma

Yüce Allah (c.c.) insanı yarattıktan sonra yeryüzünde başıboş bırakmamış, peygamberler yoluyla ona emir ve yasaklarını bildirmiştir. Peygamberler de Allah’tan (c.c.) aldıkları vahiyleri olduğu gibi insanlara ileterek tebliğ vazifelerini yerine getirmişlerdir. Hz. Musa’ya (a.s.) indirilen Tevrat, Hz. Davud’a (a.s) verilen Zebur, Hz. İsa’ya (a.s.) vahyedilen İncil ve son olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından insanlara ulaştırılan Kur’an-ı Kerim, yüce Allah’ın (c.c.) insanlara mesajlarını ilettiği ilahi kitaplardır.

Günümüze kadar aslını koruyabilen tek ilahi kitap olan Kur’an-ı Kerim, Allah’ın (c.c.) sözlerini, emir ve yasaklarını içeren kutsal kitabımızdır. Onu okumak ve anlamak Allah (c.c.) ile iletişim kurmanın bir başka yoludur. Bu özelliği nedeniyle Kur’an, okunmasının da ibadet kabul edildiği bir kitaptır. Kur’an-ı Kerim’i incelediğimizde birçok ayetin “Ey insanlar!..”, “Ey inananlar!..” şeklinde başladığını görürüz. Bu da Kur’an’ın, okuyan kişi ile adeta konuştuğunu gösterir. Kur’an, İslam dininin birinci temel kaynağıdır. Bu nedenle, Müslüman olan bir kişinin Allah’ın (c.c.) emir, yasak ve öğütlerini birincil kaynaktan öğrenmesi için Kur’an-ı Kerim’i anlayarak okuması gerekir. Peygamberimizin hadislerinde Kur’an okumak, öğrenmek ve öğretmek büyük bir erdem olarak belirtilir. Hz.Muhammed (s.a.v.) “Sizin en hayırlınız Kur’an öğrenen ve öğretendir.” (Buhârî, Fedâilu’l – Kur’an, 21.) buyurarak bu konuya işaret etmiştir. Ancak burada kastedilenin sadece Kur’an-ı Kerim’in Arapçasından okumayı öğrenmek ve öğretmek olmadığı unutulmamalıdır. Bahsedilen hayırlı iş, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in emir ve yasaklarını öğrenmek ve öğretmektir.

Allah’ın (c.c.) bizlerden istediklerini, öğüt ve yasaklarını doğrudan kendi cümlelerinden öğrenmek için bizler de Kur’an-ı Kerim’i anlayarak okumaya gayret etmeliyiz. Bunun için Arapça aslının yanında meal ve tefsirleri de okuyarak Allah’ın (c.c.) ayetlerini hayatımıza rehber edinmeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir