"Enter"a basıp içeriğe geçin

İslam Medeniyetinin Farklı Coğrafyalardaki İzleri

İslam dini, sadece ilk ortaya çıktığı Hicaz bölgesi olarak isimlendirdiğimiz Arap Yarımadası’nda kalmamış dünyanın dört bir yanına yayılmıştır.

İslam’la yeni tanışan bu toplumlarda, bu dinin inanç ve ahlak ilkelerini kendi arzu ve istekleri ile kabul ederek Müslüman olmuşlardır. Müslümanların kendi inançlarını tebliğ ederken baskıcı bir tutum takınmadan, onları özgür bırakmaları İslam’ın daha rahat ve kolay şekilde, büyük coğrafyalara yayılmasına vesile olmuştur. İslam medeniyetinin izlerini, başta Asya kıtası olmak üzere, Avrupa ve Afrika’da görmek mümkündür. İslam’ın, farklı coğrafyalarda ve farklı kültürler tarafından benimsendiği ve dinin özüne ters düşmeyen âdetleri yasaklamadığı için, İslam medeniyeti zenginleşerek dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır.

İslam medeniyetinin izlerini gördüğümüz başta Hicaz olmak üzere, Kudüs ve çevresi, Şam ve Bağdat bölgesi, İran, Horasan, Türkistan ve Mâverâünnehir Bölgeleri, Hint Alt Kıtası, Anadolu ve Balkanlar, Kuzey Afrika (Mısır ve Mağrip Bölgesi), Endülüs bizim gönül coğrafyamızı oluşturan bölgelerdir. İslam’a dair izlerin bulunduğu bu bölgeler, bütün Müslümanlar için ortak bir değer ve gönül coğrafyasıdır çünkü bu coğrafyada yaşayan Müslümanların, mukaddesatı ve manevi değerleri birdir. Örneğin dinimizin direği olan namaz ibadetimizdeki yöneldiğimiz kıblemiz bir olup, Kâbe-i Muazzama’dır. İslam’ın beş şartından biri olan hac ibadeti yine Kâbe-i Muazzama ziyaret edilerek yapılır. Dinî bayramlarımızı bir ve beraber kutlarız. Dünyanın neresinde olursa olsun bir Müslümanın sevinci ile mutlu olur, üzüntüsü ile kederleniriz. Bu coğrafya bizim inanç coğrafyamızdır.

Peygamber Efendimiz, “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhari, Edep, 27) buyurarak, birbirimize karşı nasıl kenetlenmemiz gerektiğini bildirmiştir. Bizlere düşen bu gönül coğrafyasını daha da zenginleştirmek ve bu beraberliği gelecek kuşaklara aşılamaktır. Bugün bu coğrafyalarda sınırlar vardır ama gönül coğrafyasının temeli inanç üzere atıldığı için, ırklar, diller ve renkler Müslümanlar için bir ayrım unsuru değil, Allah’ın (c.c.) yarattığı bir zenginliktir. Nasıl ki, aynı anne babadan doğan çocuklar biyolojik kardeş oluyorsa bizler de aynı Allah’a (c.c.), aynı peygambere ve aynı kitaba inanan insanlar olarak din kardeşi oluyoruz. Manevi olan bu kardeşlik maddi olan biyolojik kardeşlikten daha da ileri olan bir birlik ve beraberlik unsurudur. Gönül coğrafyamızın temelini de bu din kardeşliği tesis eder. İslam medeniyetinin dünyanın dört bir tarafına taşınmasında İslam’ı yaymak isteyen bu uğurda canını ortaya koyan komutanlar, gönül sultanları ve din âlimleri önemli bir yer teşkil eder. Örneğin Sultan Alparslan, Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapısını Müslümanlara açmış, gönül sultanları Hoca Ahmet Yesevi, Mevlâna Celâleddin Rumi ve Hacı Bektaş Veli gibi âlimler, eserleri ve yetiştirdikleri öğrencileri sayesinde de kalpler imanla buluşarak, İslam medeniyetinin sağlam temelleri atılmıştır.

Tarık b. Ziyad, askerine, ölümden korkmadığınızı biliyorum fakat ölmek çare değildir, hedefimiz ölmek değil İslam’ı yaymaktır diyerek Endülüs kapılarını Müslümanlara açmıştır. Hindistan’ın İslam’la tanışması da Gazneli Sultan Mahmut komutasında olmuştur. İslam’ın değişik coğrafyalarda yayılmasının sebeplerinden biri de Müslüman tüccarlardır. İslam’ın kendilerine verdiği helal kazanç, adalet ve dürüstlük gibi meziyetler gittikleri coğrafyalardaki insanları etkilemiş ve İslam medeniyetinin yerleşmesine büyük katkı sağlamışlardır. Kervansaraylar, hanlar bu etkinin günümüze kadar şahitlik eden unsurlarıdır. İslam’ın değişik coğrafyalara yerleşmesini sağlayan sebeplerden birisi de dildir. İslam medeniyeti Arapça, Türkçe ve Farsça olarak kaleme alınan eserlerle kurumsallaşmış ve bu sayede daha geniş coğrafyalara yayılmıştır. İslam âlimleri tıp, matematik, fen bilimleri alanlarında birçok eseri Arapçaya çevirmişlerdir. Abbasiler zamanında kurulan Beytü’l-Hikme bunun en güzel örneklerindendir. Hoca Ahmed Yesevi’nin ‘‘Dîvân-ı Hikmet’i’’, Yusuf Has Hacib’e ait ‘‘Kutadgu Bilig’’, Kaşgarlı Mahmut’un ‘‘Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü’’ Türkçe olarak kaleme alınan ve İslam medeniyetinin gönül coğrafyamızda karar kılmasında etkili olan eserlerdir. İbn-i Sina’nın ‘‘el-Kanun fi’t-Tıp’’ isimli eseri ve İbn-i Haldun’un ‘‘Mukaddimesi’’ Arapça olarak, Mevlânâ’nın ‘‘Mesnevi’si’’ de Farsça olarak yazılan gönül coğrafyamızı şekillendiren eserlerdendir.

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.