"Enter"a basıp içeriğe geçin

İslam’daki Yönetici Anlayışı

İnsan sosyal bir varlıktır. Bu nedenle aile, şehir ve devlet gibi ortak yaşam alanları oluşturarak hemcinsleriyle birlikte yaşar. İnsanların bir arada yaşadığı yerde, toplumun bütününü ilgilendiren hizmetlerin planlanması, kuralların belirlenmesi ve yürütülmesi gerekir. Bu kuralların uygulanması için bazı insanlara bu işlerin yönetimi devredilir. Bu aynı zamanda toplum adına sorumluluğun üstlenilmesi anlamına gelir. Her toplum için geçerli olan bu sosyal kanunu Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle açıklar: “Hepiniz çobansınız. Hepiniz sorumluluğunuz altındakilerden sorumlusunuz. Amir memurlarından, erkek ailesinden ve kadın da evinden sorumludur…”(Buhari, Nikah, 91.)

“Onlar (O müminler) ki eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” Hac suresi, 41. ayet.

Hz. Muhammed (s.a.v.) bir yönetici olarak Müslümanlara güzel örnek olmuştur. O, Mekke’deki baskı ve engellemeler nedeniyle Medine’ye hicret etmiş, orada bir devlet kurmuş ve onun yöneticisi olmuştur. Amacı toplumda adaleti sağlamak, zulmü engellemek, iyilik yaymak, insanları kötülüklerden uzak tutmaktı. Bu amaçla, tarihin ilk yazılı anayasası olarak kabul edilen “Medine Sözleşmesi”(Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, C 1, s. 206.) onun tarafından hazırlanmıştır. Medine Sözleşmesi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yönetim anlayışını gösteren önemli bir belgedir. Bireylerin temel haklarını güvence altına alan bu belge, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yönetim konusunda insanlığa bıraktığı çok değerli bir mirastır. Bu sözleşme incelendiğinde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) herkese adil davranan, inançlara baskı yapmayan, verdiği sözlere bağlı kalan, farklı dinden olanlara hayat hakkı tanıyan, toplumun huzurunu ve düzenini sağlamayı amaçlayan bir yönetici olduğu görülmektedir.

Peygamberimiz (s.a.v.) yönetici olarak her zaman halkın işlerine öncelik verirdi. Devlet işlerinin çok yoğun olduğu durumlarda özel hayatından fedakârlık eder, halkıyla iç içe yaşar ve onlara hizmet etmeyi ibadet olarak görürdü. O, bu ve benzeri yönlerden diğer yöneticilerden farklıydı. Örneğin Adiy bin Hatim adında Müslüman olmayan biri, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) tanımak ve onunla görüşmek için Medine’ye geldi. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yanında fakir ve kimsesiz insanları görünce hayretini gizleyemedi. Çünkü Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mütevazı olması onu İran ve Bizans krallarından ayıran en bariz özelliklerinden biriydi. Daha sonra Peygamberimizin (s.a.v.) evine gitti. Hz. Peygamber (s.a.v.), Adiy bin Hatim’i minderine oturttu kendisi de yere oturdu. Bu davranıştan çok etkilenen Adiy bin Hatim, Müslüman oldu.(İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, s. 270.)

Halkın yöneticisine bağlılığını bildirmesi ve ona itaat edeceğine dair söz vermesine “biat” denir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) hükümlerini uygulayacağını söyleyerek insanlardan biat alırdı. Bu nedenle peygambere itaatin, Allah’a (c.c.) itaat anlamına geldiğini hatırlatarak insanlardan sözlerine bağlı kalmalarını isterdi. Kendisi de biat aldığı insanlara karşı verdiği sözleri tutardı.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) yöneticiliği süresince İslam’ın adalet ilkesine sımsıkı sarıldı. İnsanların dinine, diline, ırkına, rengine, maddi durumuna ve sosyal statüsüne bakmaksızın herkese hakkını verdi. Kimsenin bir başkasının hakkını yemesine, güçlülerin zayıfları ezmesine izin vermedi. Çünkü Yüce Allah (c.c.) bir ayette “Muhakkak ki Allah; adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”(Nahl suresi, 90. ayet.) buyurarak elçisinin de emirlerini ve yasaklarını uygulamasını istiyordu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yönetimi esnasında sosyal adaleti tesis etmeye çalıştı. Onun yönetiminde yoksul ve kimsesizler gözetilirdi. Zenginler de yoksul ve kimsesizlere yardım etmeye teşvik edilirdi. Hz. Muhammed (s.a.v.) Kur’an-ı Kerim’deki “ Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.”(Zâriyât suresi, 19. ayet.) ayeti gereği zekâtların toplanması ve dağıtılması konusunda çok titiz davranırdı.

Peygamberimiz (s.a.v.) yöneticiliği süresince halkın maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak için çalıştı.

Bir gün Mescid-i Nebi’de sahabeyle beraberdi. Bir elinde sürahi, diğerinde bir bardak kendi elleriyle su dağıtıyordu. Bu sırada uzak bir ülkeden geldiği anlaşılan biri içeri girdi ve Hz. Muhammed’e (s.a.v.) iletilmek üzere ülkesinin yöneticisinden bir mektup getirdiğini söyledi. Soluk soluğa, telaşla ve yüksek bir sesle topluluğa seslenerek “Bu toplumun efendisi kimdir?” diye sordu. Bu soru karşısında Hz. Muhammed (s.a.v.) adama dönerek “Bir toplumun efendisi ona hizmet edendir.”(Deylemî, Müsned, C II, s. 324.) buyurarak yöneticilik konusundaki tavrını göstermiş oldu.

Hz. Muhammed (s.a.v.) kin ve nefretin kol gezdiği, sık sık kabile savaşlarının yapıldığı, insanların haklarını kaba kuvvetle elde etmeye çalıştığı bir toplumda peygamber olmuştu. O, uyguladığı adaletli yönetimiyle toplumdaki kavgaları bitirdi. Herkese hakkını verdiği için insanlar onun adaletine güvendiler ve kendi yöntemleriyle hak aramaktan vazgeçtiler. Peygamberimiz (s.a.v.) yönetim anlayışıyla kabile hayatı yaşayan toplumdan bir hukuk devleti oluşturdu.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yönetiminde en çok başvurduğu uygulamalardan biri de istişare idi. Çünkü Kur’an istişareye önem vermiş ve Müslümanlardan da işlerini istişare ile yapmalarını istemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) bir göreve atama yapacağı zaman etrafındakilerle istişare ederek o iş için en ehil olan insanı seçer, emaneti ehline teslim etme konusunda çok titiz davranırdı. Örneğin Mekke’yi fethettikten sonra bu şehrin yönetimiyle ilgili bazı işleri bu şekilde yeniden düzenledi. Bu işler arasında Kâbe’nin bakımı ve su işleri vardı. Kâbe’nin bakımını Osman bin Talha adında bir kişi yürütürken su işlerine amcası Abbas bakıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) Kâbe’nin anahtarını Osman’dan aldı. Çünkü amcası Abbas, bu görevin de kendisine verilmesini istedi. Bunun üzerine “Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…”(Nisâ suresi, 58. ayet.) ayeti nazil oldu. Bu vahiy sonrasında Peygamberimiz (s.a.v.) Kâbe’nin anahtarlarını taşıma görevini Osman bin Talha’ya tekrar iade etti.(Müslim, Hac, 390.)

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir devlet başkanı ve bir ordu komutanı olarak elde ettiği başarılar ve kazandığı zaferlerden sonra daima Allah’a (c.c.) hamdederdi. Çünkü o Allah’ın (c.c.) yardımı olmadan bunların gerçekleşmeyeceğine inanırdı. Bu nedenle tek başına başladığı çetin bir mücadele sonucunda yirmi üç sene gibi kısa bir sürede İslam’ı yeryüzünün en büyük gücü hâline getirdi.

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.